basketbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
basketbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
20 Ocak 2011 Perşembe
Türkler Uçuyo
İnsan kendini evinde hissedince neler yapıyor ;
Bu vesileyle Türk Hava Yolları'nın Dünya Basketbol Şampiyonası zamanında Milli Takım Sponsorluğu'na atfen yaptığı reklamı da bir kez daha saygıyla analım..
16 Kasım 2009 Pazartesi
Hangi Bayan Taraftarlardan Bahsediyorduk ?


Neredeyse tüm yorumcuların,yöneticilerin , spor kamuoyunun hep ağzındadır aynı klişe ;
Bayan taraftarlar maça gelsin..
Bu bayan taraftarlardan olacaksa gelecekler belki de gelmesin mi?
Anlaşma gereği rakip takım taraftarlarının her iki maça da alınmayacağı bir ortamda , ev sahibi takımın sponsorunun misafir biletiyle 8.000 tane ezeli rakibini ezme isteğiyle yanıp tutuşan adamın içine giden ;
Maç boyunca rengini hayasızca belli eden, bayanlığıne güvenip Galatasaray taraftarlarını tahrik eden böylesi kadınlar varsa lütfen gelmesin ;

8.000 intikam ateşiyle yanan adama orta parmak gösterme cesareti olanlar gelmesin (benim yok mesela )
Bundan 3 ay önce de Efes Pilsen maçında bu sefer ev sahibiyken rakibin benchinde oyuncu dövülmesi olayında aktif rol oynayan bayan taraftarlardansa lütfen gelmesinler..(nasıl oynayabildiğini de ayrıca merak ediyorum)
Gelmesinler , sosyalleşmeyelim gerek yok Bilgin Abi..
20 Ekim 2009 Salı
Abdi İpekçi - Sıfır Seyirci Noktası
2010 FIBA Dünya Şampiyonası için geri sayıma başladık. Ev sahipliğimizn açıklandığı 2005 yılından bugüne kadar hazırlık ve altyapı çalışmalarında hep sınıfta kaldık. Planda olan bazı şehirlere hiç salon yapamadık , bazılarına da yapmaya başladık ama sonunu getiremedik.
Elimizde elmas gibi duran Abdi İpekçi Spor Salonu ise bir kez daha yenilendi.
Beko Basketbol Ligi'nin başlamasıyla birlikte de salon tekrar görücüye çıktı. Geçtiğimiz sezonlarda maçlarını Darüşşafaka Ayhan Şahenk'te oynayan Galatasaray ve Efes Pilsen de Fenerbahçe Ülker ile birlikte bu sezon Abdi İpekçi'de oynayacaklar iç saha maçlarını.
Bu haftadan belli olan birşey var ki ;yazık bu lige , bu oyunculara. Çünkü, neredeyse bütün sezon maçlarını 12.000 kişilik bu dev mabedde bomboş tribünlere oynayacaklar. O koca salon sadece Avrupa Kupası ve birkaç önemli derbi maçta dolacak ; diğer maçlarda ise oyuncu ve koçların sesini duyacağız dış ses olarak, bir de parkeden gelen ayakkabı gıcırtılarını..
4 - 5 bin kişilik kompakt iki tane salon yapıp (biri Avrupa, biri Anadolu yakasına)o salonlarda maçları oynatmak fikri herkesin aklına gelmiştir tabii ; ama ya politik ya ekonomik bir takım şeyler hep önüne geçiyor bu projenin. Anadolu yakasında Ataşehir civarına Fenerbahçe'nin kullanması için bir salon yapılıyor. Açılacağı tarihi bekliyoruz bakalım.
Bir de , maçlarda Beko'nun kinayeli bir reklamı dönüyor. Hem bizim ligimizin hem de Alman basketbol liginin sponsoru olan Beko , basketbola büyük yatırımlar yapıyor. Onlar da bu seyirci sorunsalının farkında ve reklamlarına da yansıtmışlar ;
Bomboş bir Abdi İpekçi görüyoruz , kamera Abdi İpekçi'nin kasvet dolu boş halini dolanıyor ve tag line çıkıyor ;
" Haydi salonlara ! "
27 Eylül 2009 Pazar
Söz Sırası - Murat Murathanoğlu

Turnuva süresince NTV ile anlaşan ve doyumsuz anlatımıyla maçları bize yaşatan sevgili Murat Abi'ye beni kırmayıp Euro Basket 2009 yazısı ile bloguma konuk olduğu için çok teşekkür ederim ;
İşte Murat Murathanoğlu'nun kaleminden 12 Dev Adam Poland 2009 ;
SO FAR YET SO CLOSE
Murat Murathanoğlu
Polonya’da elde ettiğimiz sekizinciliğe bakarak, 2010 Dünya Şampiyonasından pek ümitli olmayanlara bir şey diyemeyiz. Ancak her ne kadar madalyadan uzak görünsek de, şu bir gerçek ki İspanya ve Sırbistan maçlarına bakarak, hatta ve hatta Yunanistan ve Slovenya maçlarını da değerlendirmenin içine alarak çok da uzak olmadığımız konusunda kendinizi ve etrafınızdakileri ikna edebilirsiniz. Hangisi gerçek? Uzak mıyız? Yoksa sanıldığı kadar uzak değiliz de hatta yakın bile sayılır mıyız? İşte bir milyon dolarlık soru bu!
Genelde Avrupa Şampiyonaları ile Dünya Şampiyonalarını mukayese ettiğimizde, madalya açısından çok fazla bir şeyin değişmediğini, ancak Arjantin ve ABD’nin de katıldığı bir şampiyonada altın veya gümüşün Avrupa Şampiyonalarına göre daha zor olduğunu görebiliriz. Ancak Dünya şampiyona katılan bazı takımlar, Avrupa Şampiyonasına katılsalar gruplarını kesinlikle sonuncu bitirirler. Dünya Şampiyonaları için tam olarak daha kolay denilemez, ama belki tepeden aşağıya kadar Avrupa şampiyonalarında yer alan takımlar daha güç olarak birbirine yakın takımlardır diyebiliriz. 2010 için nerede olduğumuzu değerlendirirken, 2009 Avrupa Şampiyonasını doğru analiz etmemiz lazım.
Nasıl kağıt üstünde biz çok daha güçlü ve kariyerli isimlerden oluşan bir kadroyu bir araya getirebilecek durumdaysak, aynı şeyler rakiplerimiz için de geçerli. Her ne kadar şampiyon İspanya’nın süper yıldızı Pau Gasol ben 2010 da yokum demiş olsa da, bir yıl içinde çok şeyin değişebileceğini düşünüyorum ve Jose Calderon’u da kadrosuna dahil etmiş bir İspanya’nın daha da güçlü olabileceğini görüyorum. İkinci Sırbistan ise sakatlık veya aşırı formsuzluk olmazsa, kadroya bir tek Igor Rakocevic’i ekleyecektir. Coach Dusan Ivkoviv bu kadrosunu seviyor ve Rakocevic’den başka belki, belki Dusan Kecman veya Zoran Erceg ikilisinden birini eklemek isteyebilir. Üçüncü Yunanistan’da önemli ilaveler olabilir. Dimitris Diamantidis, Theodoros Papaloukas, Kostas Tsartsaris, Panagiotis Vassillopoulos gibi isimlerden bir iki tanesinin bile eklenmesi, Polonya’da yaşadıkları bazı sıkıntıların ortadan kalkabileceği anlamına gelir. Benzer bir şeyi dördüncü Slovenya için de söyleyebiliriz. Son anda sakatlan oyun kurucu Beno Udrih’in 2010’da olması 33 yaşında olacak cesur yürek Jaka Lakoviç’in bu kadar yıpranmayacağı anlamına gelir. Tabii bu turnuvada sakat olan Matjaz Smodis ve Goran Dragic’in sağlam olmaları bile Slovenya’nın gücüne güç katacaktır. Bench’lerine derinlik ve kalite kazandırmak için de Sani Becirovic, Radoslav Nesterovic ve Sahsa Vujanic gibi tecrübeli isimlerden uygun olan bir veya ikisini de takıma monte edilebilir. Beşinci Fransa’ya baktığımız zaman ilave edilebilecekler arasında seçenekler çok fazla. Mickael Gelabale, Joakim Noah, Mickael Pietrus, Johan Petro ve Alexis Ajinca gibi NBA oyuncularından seçilecek isimler bile Fransa’yı yukarılara taşıyabilir. Hırvatlar Avrupa altıncısı oldu, ama sanki belki de süresi dolmuş bir takım görüntüsündeydiler. Mario Kasun Milli takımı bıraktığını açıkladı. Taze kan olarak Stanko Barac, Damir Markato, Ante Tamic veya Marco Tomas gibi isimlere bakılabilir, ancak şu anki görüntüleriyle onlar çok fark yaratabilecek gibi durmuyorlar.
Özetlersek, bizim üstümüzde bitiren ve 2010 Dünya Şampiyonasına katılmaya hak kazanan altı takımdan, Hırvatistan hariç hepsi daha güçlü ve iyi durumda olabilirler. Bu takımlardan Yunanistan, Slovenya ve Fransa ise çok daha güçlü ve çok daha iyi durumda gelebilirler. Dört wild card takımının üç tanesinin Avrupa’dan geleceği konusunda herkes hem fikir. Kim olabilir bunlar? Şimdiden kesin olarak konuşmak kolay değil, ancak dört takım arasında Litvanya ve Rusya olmazsa herkes çok şaşırır. Andre Kirilenko, J.R Holden ve Viktor Khryapa gibi ezberlenmiş isimlerin yanı sıra bu şampiyonada sakat olan Sahsa Kaun ismini de eklersek, Rusya çok daha güçlü bir kadroyla karşımıza çıkabilir. Litvanya ise Ramunas Siskauskas, Sarunas Jasikevicius, Rimantas Kaukenas, Darius Songalia ve Arvydas Macijauskas menüsünden bir ana yemek (oyun kurucu) iki de yardımcı yemek (skorer) eklese bambaşka bir takım olur. Avrupa’dan gelecek üçüncü ve son takımın Dirk Nowitzki izin alabildiği takdirde Almanya olacağını düşünüyorum, ama bir terslik olursa 2012 Londra Olimpiyatlarına ev sahipliği yapacak olan Büyük Britanya’nın Ben Gordon, Luol Deng ve Kelenna Azubuike ilavelerini gerçekleştirebildiği takdirde kimsenin oynamak istemeyeceği bir takım olabileceğini de unutmamak lazım.
2010 Dünya Şampiyonası için ne kadar yakınız, ya da çok mu uzaklardayız diye düşünürken, ve Polonya’yı değerlendirirken bunları da unutmamak lazım. Biz sadece Polonya’da yer alan takımların ne olabileceğini masaya yatırdık. Son iki dünya şampiyonasın da altın madalyaya uzanamayan ve hasreti gidermek isteyen ABD, süper jenerasyonunun belki de madalya için son şansını elinde bulunduran Arjantin, ve bize her zaman ters gelen Brezilya ile gününde olduklarında herkesi yenebilecek silahlara sahip Porto Riko’da bu listeye eklenecek takımlardır. Evimizde oynamanın mutlaka bazı avantajları olacaktır. Ancak evimizdeyiz diye Yunanistan, İspanya ve Sırbistan’ın her turnuvada, nerede olurlarsa olsunlar gördükleri hoş görünün ve arkalarına aldıkları rüzgârın bir benzeri beklemekte hayalcilik olur. Sonunda bu takımlar çok önemli bir seviyenin üzerinde basketbol oynuyorlar. Oynayamadıkları zaman Belgrad’da bile Sırbistan’ın halini gördük. Çok rahatça dibe vurabiliyorlar. Seyircinin desteği ve itici gücü, yorgunluklara doping, hayal kırklıklarına moral, takım içi yaşanabilecek tartışmalara veya çekemezliklere flaster bant olabilir, Ama takımın da iyi, kadronun da yeterli durumda olması daha da önemli. Bakalım “so far yet so close” mu yoksa “so close yet so far” mı?
9 Eylül 2009 Çarşamba
Haaydi Bree

12 Dev Adam müthiş başladı turnuvaya..Teknik taraflarla ilgili ayrıca yazacağım ama önce reklamlar diyorum ;
Turkcell'in Basketbol Milli Takımları ana sponsorluğu yıllardır sürüyor ve her yaz Milli Takımın katılacağı turnuvalar döneminde Turkcell bu sponsorluğunu vurgulayacak TV reklamları , radyo spotu, gazete ilanları yapıyor.
Aman yapmasın ya!
Bu ne! Güreş Milli Takımı mı sahaya çıkıyor?
O haydi breaaa nedir ya reklamın sonundaki..Cinsi belirsiz Ali Poyrazoğlu'ndan pehlivan nidası!!
Reklama hiç para harcanmamış olmasını çok da irdelemiyorum. Yani, boş bir stüdyoda yapılan tek planlık bir çekim olmasını, oyuncuların kullanılmamasını, müzik olmamasını vs eleştirmiyorum.
12 Dev Adam'ın ruhuna uygun bir coşku , milletin içini ısıtacak bir dinamizm görmemeyi ve reklamdan her çıktığında nefret etmeyi eleştiriyorum.
Turkcell,aynı anda, 3G reklamları için de Hedo'yu kullanıyor. O reklamlar serisi de en az bu reklam kadar sıkıcı ve yaratıcılıktan uzak..Nuri Nuri Nuri Nuri..Hidayet'in Nuri deyişi komik gelecek halka diye düşündüler heralde..53 milyon dolarlık adamı bulmuşsun, bir ton da para vermişsin bunca programının içinde senin reklamında oynasın diye ; sonra çıkan işe bak..
Turkcell'in ajansı bu yaz tatildeydi heralde..İyi tatiller ,ne diyelim..
9 Nisan 2009 Perşembe
Kalbimizin Sultanları



Bugün yazacak çok fazla kelime yok,
Dün geceki gözyaşları kağıda dökülse anlatırdı hissettiklerimi,
Kolay değil spor tarihimiz boyunca, basketbolda bir tek kupa alamamış takımlarımız Avrupa arenasında..
Efes'ler , Ülker'ler, Tofaş'lar gelmiş geçmiş , yatırımlar yapmış , organizasyonlar kurmuş, kıyısına gelmiş , ucundan dönmüş ama olmamış..
Bir kültür bu..Bir gelenek..Camianın içinde olan , genlerine işlemiş bir duruş , bir başkaldırı..
O armanın hakkını vermek bu , o formanın gücünü hissetmek ve rakiplerine hissettirmek.
Maçı yazmayacağım , oyunu , o muhteşem seyirciyi.. Bütün maç kulaklarımda çınlayan , içime işleyen o olağanüstü mısralarla bitirelim ;
Gerçekleri Tarih Yazar , Tarihi de Galatasaray !
6 Nisan 2009 Pazartesi
Kaç Fırın Ekmek Yememiz Lazım

Amerikan Ulusal Üniversite Basketbol Ligi NCAA'in şampiyonunun belirleneceği final four mücedelesinde Michigan State Üni., Connecticut Üni. ile Detroit'teki Ford Field'da karşılaştı. Bir üniveriste basketbol maçının görselleri insanı başka şeyler düşünmeye itiyor.
Bir defa salon uzay istasyonundan bozulup spor salonu haline getirilmil gibi. Fikstüre göre, ister Amerikan futbolu, ister beyzbol, ister basketbol sahası haline getiriliyor ve şehrin bütün yükünü taşıyor.

FIBA 2010 Dünya Basketbol Şampiyonası'na ev sahipliği yapma hakkını kazandıktan sonra bile Abdi İpekçi'nin yanına doğru dürüst ikinci bir salon ekleyemeyen ve bu nedenle ev sahipliği hakkını kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya olan bir ülkenin vatandaşı olarak 72.000 kişinin izlediği bir üniversiteler arası basketbol maçına gıpta ile, hayranlıkla , sanki bir tarihi esere bakarmışçasına bakıyorum.

Çılgınlık derecesinde sevilen futbolun bile bu kadar seyirciyi tarihte 3 - 5 kez stadyumda biraraya getirebildiğini düşününce aklım daha da yerinden çıkıyor.
Hayal edin ; Boğaziçi Üniversitesi İTÜ ile basketbolda üniveristeler şampiyonluğu için oynuyor , ülkemizde 75.000 kişilik ! salonlar var ve bu maç için o salon full doluyor. Bir yanda Boğaziçi sesleri , bir yanda İTÜ..30 yıl daha olmaz , hatta hiç olmayabilir..

Profesyonel sporun kaynağını üniversitelere bağlamak , sporcuları buradan yetiştirmek bence Amerikalılar'ın dünyadan en önde ve en farklı olduğu olay. Böylesi bir yapıyı kurmak tabii ki kolay değil. Gelişmiş bir ekonomi olmadan imkansız hatta. Üniveristelerin kalkındırılması , neredeyse hepsinin aynı standartlarda tesislerinin, salonlarının olması lazım bir defa. Bizim için ütopik diyebiliriz.
9 Mart 2009 Pazartesi
NBA - Oyunun Ötesi

Aslında olaya basit bakarsak , Turkcell Super Lig veya Beko Basketbol Ligi ile NBA arasında ne fark var ki? Birisi Amerika'nın Profesyonel Basketbol Ligi , diğerleri de Türkiye'nin profesyonel futbol ve basketbol ligleri..

Ama iki resim arasında bile dağlar kadar fark var di mi? Hatta ,iki resimin de bir basketbol lig maçı olduğunu söylemek bile zor..
NBA, markalaşmış, kendi başına marka olmuş bir organizasyon. Dünya üzerinde NBA markasının bilinmediği , takip edilmediği yer yok denecek kadar az. Peki, bu başarının sırrı ne? Bizim ligimizden, ya da Avrupa'daki diğer sportif organizasyonlardan ne farkı var?
Aslında, farklar çok büyük. NBA'in çoğumuzun bilmediği bir organizasyon yapısı var. Herşey öncelikle pazarlama değeri düşünülerek geliştirilmiş. Sportif rekabet , takımlar , oyuncular, koçlar, hakemler kısacası NBA'i oluşturan tüm unsurlar NBA markasının var olması, büyümesi ve duyurulması için kullanılan maaşlı çalışanlar gibi düşünülebilir esasen. NBA'de oynayan tüm takımlar aslında birer "franchisee". Yani, birer şirket. Tüm bu takımların(şirketlerin)logo,isim ve lisans haklarının kullanımı da NBA'e devredilmiş durumda.NBA, ligin(NBA markasının) değerini yükseltmeye çalışıyor ve ortaya çıkan büyük pastadan da tüm franchisee'lere kar payını dağıtıyor. Bununla beraber, ligde yer alan tüm takımların uyması gereken kuralları da NBA koyuyor ve takımların tamamı bu kurallara bağlı olarak transfer yapabiliyor , kadrosunu kuruyor , salonunu inşa ediyor ve ligdeki dişlilerden biri oluyor. Ama esas olan lokomotifin kendisi, yani NBA markası.
Bizde olduğu gibi kulüpler dernek statüsünde değil, şirket statüsünde ve ligde yer alan bu 29 şirket bir yandan bireysel olarak gelir elde etmeye çalışırken, diğer yandan da NBA markasının oluşturduğu daha büyük şemsiyenin altındaki daha büyük pastadan daha büyük dilimi koparmaya çalışıyor.
Mesela Los Angeles Lakers Çin'de kendi ürünlerini satan bir dükkan açmakla uğraşmıyor , bunu yerine NBA logolu tüm ürünleri satma ve pazarlama işini NBA organizasyonu yapıyor , dünyanın her yerinde lisansiyeler ile anlaşarak ürün geliştiriyor , bu ürünleri pazarlayacak distribütörlerle anlaşıyor , mağazalar açıyor , iletişim ofisleri kuruyor. NBA'in yayın haklarını dünyanın her tarafına pazarlıyor , NBA markası ile etkinlikler düzenliyor, sosyal sorumluluk faaliyetlerinde bulunuyor ve tüm bunlar sayesinde NBA markası dünyanın en çok bilinen markalarından biri haline geliyor ve dünyanın her köşesinde tüketiliyor. Los Angeles Lakers takımı da, salondan elde ettiği bilet ve sponsor gelirlerinin yanında , NBA'in logosunu kullanarak sattığı ürünlerden elde ettiği global kazançtan da payını alıyor.
Basketbol sporu, sahada yaşanan rekabet, haftanın en güzel hareketleri, setler, koçlar, oyuncular hepsi birer aktör aslında..
Sektör eğlence sektörü , amaç ise insanlara eğlenebilecekleri ve zaman geçirebilecekleri ortamı yaratıp ekonomiyi büyütmek , yani bir spor için söylemeye dilim varmasa da "para kazanmak"...
NBA'in yanına , NFL , NHL , MLS ve Formula 1'i de ekleyebiliriz. Hepsinin yapısı birbirine benziyor. Tüm organizasyon ligin toplam marka değeri ve bilinirliğini artıracak regülasyonlar koyup ,global pazarlama gücünü artırma amacını güdüyor. Takımlar birer şirket, oyuncular birer çalışan, taraftarlarsa tüketiciler..
16 Şubat 2009 Pazartesi
3'ün 2'si

Bu hafta sonu basketbolun şov haftasonuydu. NBA All -Star 2009 Haftasonunu geride bıraktık.
All Star 2009'un en ilginç yanlarından biri All-Star maçının MVP seçimi idi.
Bugüne kadar 3 kez All-Star MVP'si olmuş 3 oyuncu var. Micheal Jordan, Bob Pettit ve Oscar Robertson.
Bu senenin All-Star'ları arasında ise daha önce 2 kez bu ödülü kazanmış 3 oyuncu vardı ; Lebron James, Kobe Bryant ve Shaquille O'Neal.
Batı maçı 146 - 119 kazanınca; Doğu'nun yıldızı Lebron zaten listeden büyük ölçüde elendi. Geriye, Lakers'da 8 sezon birlikte oynamış ve hep birlikte oynayamıyorlar diye eleştirilmiş iki süperstar kalmıştı. Kobe ile Shaq bu kez çok büyük bir onura birlikte eriştiler.

2009 All Star maçının Co-MVP'leri oldular , bir de tarihe ortak..
12 Şubat 2009 Perşembe
Four, Double - Six , Six Four

Dün akşamki Euroleague maçlarını izlerken dikkatimi çekti. Önce Cibona - Fener maçında Fenerbahçe Ülker'li Vidmar'ın dövmesi sandım. Sonra aynı dövmeden, Cibona'lı Prkacin'in kolunda da varmış diye şaşırdım. Bu sırada salonun zeminine yapıştırılmış koskoca ilanı gördüm. Bu sefer de Euroleague'in yeni ana sponsoru bu firma heralde dedim. Çok yaratıcı bi çalışma olmuş , iyi de para basmışlardır bu işe. Baksana iki takımın oyuncularının kollarına reklamlarını vermişler diye de devam ettim.
İşin gerçeği ise şöyle..
Nelson Mandela 1964 yılında özgürlük ve eşitliğin savaşçısı olduğu için mahkum edilmiş ve 27 yıllık mahkumiyet süresini geçirmek için Güney Afrika'daki Robben Hapisanesi'ne girmişti. Orada herkes numaraları ile çağırılıyordu ve 1964'te mahkum olan Mandela'nınki de 466'ydı.
"46664" ; özgürlüğü , eşitliği , insan haklarını temsil eden rakamdı..
İşte tam da bu nedenle AIDS'e karşı açılan savaşta, derin anlamları olan bu sembolik sayı kullanıldı. HIV virüsü taşıyan insanların herkesle eşit haklara sahip olup , eşit imkanlardan faydalanabilmelerini sağlamaya yönelik dünya çapında toplumsal bir bilinç yaratmaya yönelik bir hareketin bayrağı oldu.
2003'te Nelson Mandela'nın önderliğinde başlayan harekete destek için sanat , politika ve spor dünyasının ünlü isimleri de seferber oldu.
Euroleague'de kampanyanın platformlarından bir oldu. Bu hafta ile birlikte 3 hafta süresince oynanacak olan 16 Euroleague maçı "46664 Games" adı ile anılacak ve takım, oyuncu, koç ve hakemler de kampanyaya destek olacaklar..
Sporun iletişim gücü önemli , kullanmak gerek..
13 Ocak 2009 Salı
Winner !


Abdi İpekçi ilk inşa edildiği günlerden , Efes Pilsen Avrupa'daki yürüyüşüne başladığı ilk günlerden , Koraç Kupası'nın daha gencecikken allerinde yükselmesinden , Tamer Oyguç'tan hemen sonrasından , Mirsad ile birlikte potaları sarsmaya başlamalarından , kardeşi Faruk Beşok'un üçlüklerinden , sıska fiziklerinden , güzel denemeyecek yüzünden hatırlıyorum Hüseyin'i.. 2001 yılında Milli formayla İstanbul'da Avrupa Basket Şampiyonası finali oynayan Hüseyin , bundan sonra gurbet yollarına düşüyordu. Her sezon başı şüpheyle baktığım transferlere imza atıp yeni bir ülkenin yeni bir ligin yolunu tutuyordu.
İlk durak yıldız fabrikası Maccabi Tel Aviv'di. Maddi açıdan oldukça tatmin edici bu süreçte yabancı sınırlamasına takıldı Hüseyin. O bench'te otururken , kariyeri kupalarla dolmaya devam ediyordu. 2 İsrail lig , 2 İsrail Kupa Şampiyonluğu , 1 Euroleague final four'u..
2003-2004'te Hırvatistan'daydı Hüseyin ama Adriyatik'te tatilin ötesine geçmiyordu bu sezon..Hiç oynamadı..Şüpheler başlamıştı , Hüseyin'in kariyeri erken mi tükeniyordu??
2004-2005'te rota bu kez Fransa'ydı. Erman Kunter'in çalıştırdığı Asvel'de tekrar hayata döndü Hüseyin. Fransa'da basketbolla ilgili elde edilecek tüm b,reysel ve takımsal başarılara ulaştı. Final oynadı , All - Star oldu , kupayı aldı..E sezon sonunda da Fransa Ligi'nin önemli transferlerinden biri olarak Le Mans'ın yolunu tuutu. Türkiye ve İsrail'den sonra Fransa Lig Şampiyonluğu'nu da yaşadı. Apoletler artıyordu..
2006-2007 sezonunda kimilerinin "kariyeri bitti , artık paraya gitmiştir" dediği bir transfer daha yaptı ve Polonya'nın Euroleague temsilcisi Prokom Trefil'e imza attı. Cebine iki yıl için 1.4 milyon $ girmişti ve basketbolun emekçisi için emeklerinin küçük bir karşılığıydı bu para..Orada da durmadı , Polonya Şampiyonu oldu , Euroleague'de harika maçlar çıkardı ve 8 sene önce başladığı Avrupa macerasından gururlu bir biçimde yepyeni rütbeler ve dev bir tecrübe ile ülkesine dönmeye karar vermişti.
Ama geçtiğimiz 2 yıl gösterdi ki , bu dönüş, "basketbolumun son demlerini ülkemde rahat rahat geçireyim" dönüşü değildi. Geçtiğimiz yıl Galatasaray'ın ilk devreki inanılmaz çıkışının ve Uleb Cup'ta Final Four'a giden yolun hırsı , oyun zekası ve yeteneğiyle mimarıydı. Bu sezon başında Zizic , Milojevic gibi kendi bölgesine transfer edilen yıldızların gelişiyle bir ara "tukaka" oldu Hüseyin yine. Sonra, Zizic gitti ,Zizic geldi , Milojevic sakatlandı , iyileşmedi , açıklarını kapatmak, takımı ayakta tutmak yine Hüseyin'e düştü..
Oynamak istiyor dev adam , double double'a doymuyor son iki aydır. Çok önemli bir periyodu geçen Galatasaray Cafe Crown'un son 7 lig maçında 6 kez , son 3 Avrupa Kupası maçının da tamamında double double yaptı. Hem de 20 küsur sayılar ve 13 - 14 ribauntlarla. Fenerbahçe derbisinde yine topu kendisini 3 yıldır çoluk çocuğa tercih eden Tanjevic'in kafasına gözüne vurdu..
Yeni okudum , Galatasaray'la şampiyonluk yaşamadan bırakmam diyor...
O zaman " Sahne Senin Hüseyin"..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)